Üç Nokta Uçsuz Noktalar

Üç Nokta Uçsuz Noktalar

Biz mi geçirdik hayatı böyle boş yoksa hayat mı kendi geldi geçti böyle sessizce?

Ahh yapamadığım her şey, söyleyemediğim her söz, gidemediğim yerler, şimdi anlıyorum kıymetinizi.

Şimdi anlıyorum ve sadece ağlıyorum arkanızdan, sefere giden sevgilisinin arkasından ağlayan bir çift göz gibi.

Çünkü bilirsin bu ayrılık belki de hiçbir zaman nihayete kavuşamayacak, hiçbir zaman vuslatı yaşayamayacak ellerimiz…

Şimdi şimdi anlıyorum beni neden bu kadar yorduğunu, zamanında yapacaklarım varken yapabilecekken yaptırmak istediklerini…

Sana sesleniyorum zaman duy beni. Sana sesleniyorum geçen bir ömrün sonundan titrek bir sesle. Benim bile zar zor duyduğum yakarışlarımla…

Ben senin sesini duyamamıştım, sen bana seslenirken…

Sen bana bütün gücünle gelirken, ben, yorganın altına girip hayatı sonraki zamanlara ertelediğim sabahlarda…

Hadi kalkın kurtuluşa erin çağrılarını duymamak için… Namaz uykudan hayırlıdır diye seslenen siyahî bir müezzinin bütün çağlara yansıyan nidasını duymamak için…

Okuyamadığım tüm kitaplar, sohbet edemediğim bütün yazarlar… Daha da acısı bana ilimi ve hikmeti öğreten, o kutlu hitaba sessiz kalışlarım…

Zamanımız varken boş vakitler için de boğulurken, seslendiremediğim bütün elifler, bütün ayınlar, gaflar, cimler…

Şimdi anlıyorum ve ağlıyorum arkanızdan, evladını kaybeden bir anne gibi sesiz ve derundan…

Neden boş yaşar insan anlamıyorum neden?
Boşlukları doldurmak varken. Anlamlı bir cümle kurmak varken. Bir kompozisyon oluşturup okumak varken hayata karşı. Sonra uzun uzun düşünmek, noktayı nereye virgülü nereye koyacağını. Yoksa üç noktayla mı son bulacak hayatın…

Ayşe Kurt

Yağmur getirse…

Yağmur getirse…

Keşke buralara da yağmur yağsaydı
Gökleri kırbaçlayan yıldırım, keşke gecemi bir an olsa aydınlatsaydı…
Çıkıp ıslanmak isterdim yağmurda, savunmasızca
Yürümek isterdim beraber…
Kırpmazdım gözümü, kirpiğime düşen damlarla
Merhemi olurdu damlalar sana bakınca kamaşan gözlerimin
Ve sen olurdun nedeni her mevsim yeşil kalan lalelerin
Şimdi orda yağmur vardır burada kurak
Sözlerin her gece yanımda cismin hep ırak
Bilirim, gök gürültüsünden korkarsın sen yalnız
Sen; yalnız bir yıldız…
Şimdi yağmur yok ya buralarda
İlk yağmur yağdığında vuracağım kendimi yollara
Ben ıslanırken senden uzaklarda
Seni düşüneceğim derinden bir şarkı söylerken dudaklarımda
Yağmur dinene kadar sana olacak adımlarım
“Umarım yağmur hiç dinmez” olur içten dualarım
Sen şimdi yoksun ya yanımda,
Şimdi yağmur yağıyor ya senin o taraflara,
Hiç değilse kokusu gelse toprağın yanı başıma(ALINTI)

SABIR BENİM YELKENİMDİR..

 


Hayal kırıklıklarıyla öğreniyor insan sabırlı olmayı, bir de kaybettikçe. Acılarsa sabrın son sınavı. Gün geliyor bütün çektiklerinin ödülü bir an bahşediliyor insana.

Yeni doğmuş bebeğin saçlarını okşarken, bir hastalıktan gözünü yeniden dünyaya açarken, her şey o an için değil midir.

Kavuşmalar da sabra dahil, sokağın başında beliriyorsa beklenen, sabreden biri bıraktığı içindir geride. Sevgi sabırdır kavuşmayı bekleyen, bir kadını sevmek hangi yaşında olursa olsun gözlerinde doğmamış çocukları görmektir.

Uzun yolculuklardan sonra bayrağı dikerken kaşif kutuplara, ya da dağın tepesine, sabır der ki; bütün çektiklerine değdi ve ben hep seninleydim bu an için. Sabır züğürt tesellisi değil gerçeğin ta kendisi.

Bir başkasına acı veren insan da acı çekiyor. Belki de daha fazlasını. Bu yüzden gaddar bile sabretmek zorunda vicdanına.

Uyurken keder pusuda sabahı bekler ya insanı pençesine almak için, göz kapakları açılmaya görsün, acı bıraktığı yerden başlar, acılar zor sabreder geceye, hep sabahı bekler.

Şimdi gözümün bebeği bu satırları yazarken her sabah bir koşu tren istasyonuna giden çocuk geri dönüyor eli boş. Babası çıkmamış trenden. Ama o her sabah gidiyor karşılamak için.

Çocuklara ölümü açıklayacak cesaret nerede büyüklerde, bir gün öğrenecek nasılsa, yasta yaşlı gözlerle bütün mahalle. Gelecek baban diyorlar, küçük oğlan çocuğu her sabah treninden babasının çıkmasını bekliyor bu yüzden.

Sabredecek ve büyüyecek, insanın yürümekle bitirmeyeceği yol yok yeter ki sabırla yürüsün, onurlu bir yaşam istemek ve sabretmek gibi uzun yollar, ama hepsi bitimli.

Sabır gecikmenin bekleme odası, yaşamak bir zaman oyunu yeter ki sabret, ulaşılmaz avucunun içinde, aşk da buna dahil.

Sabrı öğretmek zor, hele şimdilerde ayaküstü yemeklerin, donmuş yiyeceklerin, suya karıştırılarak oluveren içeceklerin, anında fotoğraf çeken kameraların ve her gece uyduruk aşkların kırıp sarıldığı diziler çağında gençlere sabrı öğretmek çok zor.

Sabır bir fikir ve her iyi fikir gibi bulmak zor.
Seni sabırla sevmeye devam ediyorum.
Hangi deniz kabuğunu kulağıma götürsem
Duyduğum senin sesin.
(alıntı)

Hiç… Bir kader üzere akıp gittiğinizi hissettiğiniz oldu mu?

 

Hiç… Hissettiğiniz oldu mu?

Hiç insanların içinde, kendinizi yapayalnız hissettiğiniz oldu mu?

Bazılarının yüzüne dahi bakamadığınızı, baktığınızda içinize darlık verdiğini?

Konuşulan dünyalıkların, ya da malayanilerin kalbinizi sıkıştırdığı oldu mu?

Namazla rahatlamak istediğiniz, kendinizi soyutlamak istediğiniz oldu mu?

Hiç kendinizi bir mazlum gibi duayla rahatlatmaya çalıştığınız oldu mu?

Saatlerce ağlamak ve hiç susmamak istediğiniz?

En yakınlarınızın dahi yalnızca dünyalığınızı düşündüğünü aklettiğiniz oldu mu?

Geçici olana tamah etmeyip, kalıcı olana talip olduğunuz oldu mu?

Hiç etrafınızın sahte takvalılarla çevrelenmiş olduğunu fark ettiğiniz oldu mu?

Kimsenin dini kimseye bırakmadığını, kraldan çok kralcı olanları gördüğünüz?

Günahlara karşı cüretkar tablolarla karşılaştığınız oldu mu?

Haram ve helaller hususunda lakayt tavır takınanları gördükçe sinirlendiğiniz?

Normalde sakin iken Allah’ın hakkının çiğnendiğinde asabi olduğunuz oldu mu?

Allah için bir haramdan yüz çevirdiğinizde, “deli” bakışlarını üzerinize çektiğiniz?

Sahih akideyi amele döktüğünüzde “aşırı” diye isimlendirildiğiniz oldu mu?

Allah için red ettiğinizde inatçı olmakla suçlandığınız?

Çağdaş(!) devrin bedevi adamları olarak lanse edildiğiniz oldu mu?

Şeytanın Allah ile aldatarak ümmeti bölük pörçük ettiğine tanık oldunuz mu?

Havf ve Reca’da mutedil olmayı unutanları gördüğünüz oldu mu?
640828cb4uf9se6.jpg
Kuran ve sünnet çizgisinde olduğunu umduklarınızın sizi hayal kırıklığına uğrattığı?

Allah için samimi olanların sayısına kolaylıkla malik olduğunuz oldu mu?

Hiç… İmanınızın zayıflığı karşısında ezildiğiniz oldu mu?

Nefis-heva ve heveslerin aldatmacasında galip geldiğiniz oldu mu?

Yakin edinenlerden, “hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayan” olgun akıl sahiplerinden olmayı umduğunuz oldu mu?

Şuan nerdeyim ve ne yapıyorum diye üzülerek kendinizi sorguladığınız oldu mu?

Birçok hayırdan mahrum kaldığınızı, yarışta arka saflarda oyalandığınızı fark ettiğiniz?

Bazen… geç kaldığınızı düşündüğünüz oldu mu?

Sabah namazını Rasul as ile kılarım düşüncesiyle bir namaz vakti kadar arkadaşlarından geç yola çıkan sahabe gibi, Uhud dağı kadar hayrı kaybettiğinizi anladığınız oldu mu?

Şeytanın sağdan yaklaşarak size kaybettirdiklerine ardından baktığınız?

İçinizdeki Firdevs özleminin her geçen gün bir çığ gibi büyüdüğünü fark ettiğiniz?

Dünyanın kıymetsizliğine, ahireti değiştirmediğiniz oldu mu?

İmanın zirvesine talip olduğunuz, en güzel ölümü temenni ettiğiniz oldu mu?

Ve ısrarla duaya devam ettiğiniz?

Dünyada bir ağaç altında dinlenip de yoluna devam eden bir yolcu gibi olmayı umduğunuz oldu mu?

Hiç.. yüzleri ayın on dördü gibi olan, cennete ilk girecek olan yetmiş bin kişiden olmayı arzuladığınız oldu mu?

Allah’ın arşına en yakın cennette ikamet eden bahtiyarlara karışmayı umduğunuz?

Ahirette gördüğü nimetten ötürü tekrar tekrar dünyaya dönmeyi ümit edenlerden olmayı istediğiniz oldu mu?

Hiç yaradılış gayesine uygun fıtratla yalnızca O’na yöneldiğiniz oldu mu? Ben Rabbime gidiyorum deyip, her şeyden geçtiğiniz?

Yalnızca O’nun rızasıyla huzura erdiğiniz?

Tastamam bir teslimiyetle her durumda tevekküle sarıldığınız oldu mu?

Hiç.. imanınızın zayıflığını hissettiğiniz oldu mu? Ve bu hususta O’ndan yardım dilediğiniz?

Allah’ın dilediğine dilediği kadar ihsan etmesinin ümidine sığındığınız oldu mu?

Kırık dökük amellerinizle bir arpa boyu kadar dahi yol alamadığınız?

Yerin ve göğün sahibi, hazineleri geniş olan’dan; sonsuz rahmetini umduğunuz oldu mu?

Önde gidenlerden olmayı, kabir azabından salim olmayı dilediğiniz?

Zorluklar nispetinde derecesi yükselecek olanın bilinciyle sabrı kuşandığınız oldu mu? Er-Rauf olandan bu hususta kolaylık dilediğiniz…

Hiç… Nuru önlerinden ve sağından koşanlardan olmayı istediğiniz oldu mu?

Es-Selam olan’ ın sizi selamete çıkaracağını beklediğiniz?

El-Fettah olanın hayrı üzerinize yaymasını dilediğiniz?

Hiç… Bir kader üzere akıp gittiğinizi hissettiğiniz oldu mu?

Bir kader üzere sürüklendiğiniz……

ALINTIDIR.

İşte bize nimetler için de nimetler.Bize düşen nedir ”Ver ya Rabbi!” diyebilmek…

Neden ibadet ediyoruz?

Hemen peşinden bir karşılık almak için mi,yoksa daha önce verilen nimetlerin bedelini ödemek için mi?

Daha önce verilen nimetlerin bedelini ödemeye çalışmak için?
Nasıl mı?
Bir defa biz ücretimizi baştan,peşin almışız,bunun için ibadet yapmakla görevliyiz.
Hangi ücretleri almışız,bize peşin olarak hangi nimetler verilmiş?

BİR:
Biz yoktuk,var edildik.Dünyaya gelmek elimizde değildi.İsteyerek gelmedik.Gelmek için özel bir çaba da harcamadık.Yokluktan varlığa çıktık.
Böylece var olma ücretini aldık.

İKİ:
Bir çakıl taşı olabilirdik,bir odun parçası olabilirdik,bir sinek,bir böcek de olabilirdik.Hatta bir kedi veya bir fare…
Ama olmadık.
Taş diyebiliyor mu,”Ben neden ağaç olmadım?” diye.
Sinek diyebiliyor mu ”ben neden insan olmadım?” diye.
Diyemez de,demeye de hakkı yok !
Ne olduk?
İnsan!
Mükemmel bir varlık.Üstün bir yaratık.Kapsamlı,geniş ve zengin bir mahluk.
Her şey ilgi alanımıza girdi.Dünya,evren,ahiret,cennet her şey ama her şey bizimle ilgili…
Böylece insanlık ücretini aldık.

ÜÇ:
İnsan olarak dünyaya geldik,ama hayattayız,canlıyız ve ayaktayız.Aklımız,kalbimiz,bynimiz,duyu organlarımız:Göz,kulak,ağız,burun,daha neler var neler.Bütün bu duyularımızın ihtiyaçları,rızıkları ve onlara lazım olan nimetler de hazır…
Yeryüzü bin bir çeşit nimetler sofrası. Alabildiğine bütün nimetlerden istifade ediyoruz.
Düşünmek için,görmek için,koklamak için,konuşmak için,yemek yiyebilmek için,su içebilmek için kaç kuruş veriyoruz?
Koca bir hiç!
Böylece hayat ücretini aldık.

DÖRT:
Bu bedeni,duygularımızı,nimetleri nasıl kullanacağız? Bir telefon alsak nasıl kullanacağız diye hemen kataloğuna bakıyoruz.Yanlış kullanacak olsak bozulur,bizi zarara sokar.
Verdiği bu nimetleri kullanmak için de Yüce ALLAH Kur’an gibi bir kitap,Peygamberimiz gibi bir rehber,İslam gibi bir hayat kataloğu lütfetmiş.
İslam sayesinde O’nun verdiği nimetleri,O’nun bildirdiği çerçevede,O’nun öğrettiği biçimde kullanıyoruz.Böylece nimetleri her görüşte,her tadışta,her fark edişte O’ndan geldiğine inanıyor,O’nun mülkü olduğuna iman ediyoruz.

Böylece İslam ve iman ücretini aldık.

İşte bize nimetler için de nimetler.Çok zaman fark edemediğimiz,nasıl olsa var diye aklımıza bile getirmediğimiz şirin,tatlı ve mükemmel hazineler verilmiştir.
Değerbilir bir varlık olarak artık bir bahanemiz kalıyor mu,ibadetten tembellik yapmaya,namazdan usanç duymaya,duadan uzak durmaya…
Sanki bütün bu nimetlerin karşılığını ödemişiz de, kulluk görevimizi ağırdan alıyoruz,nazlanıyoruz.
İbadet ve kulluk görevini yapınca Cenneti hak etmek mi,o da ALLAH’ın bir ikramı,armağanı,hediyesi ve mükafatı.
Bize düşen nedir
”Ver ya Rabbi!” diyebilmek… 

Ey Rab bana bir İnşirâh…katran karası olmuş göğsümü bir açıver…Daraldım…Bir bakıver..

 

 

Bir İnşirah Ayetı kadar Sana Yaklaşmaya Geldım??

İnşirâh…İnşirâh…İnşirâh…Hâra düştüm,dilime kan değdi yüreğime od.Dâra düştüm Ey Rab bana bir inşirah..Ah-u efgânımı bir dinleyiver, bu gece çok karanlık…katran karası olmuş göğsümü bir açıver…Daraldım…Bir bakıver..

"Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?"(inşirah/1)

Genişlettin ey yar! Dünyadan bunaldığım her vakit,yağmur yağmur yüreğime,damla damla gözlerime düştün.Semalarda yerim yok bilirim,arşlardan ta ki gönlüme düştün.Yaralar bedenimde yol çizerken adeta,tuz değil ,sen gönlüme tılsım sürdün.Dünya zemininde ayaklarım kayarken bir bilinmezliğe, tut n’olursun bırakma bilmediğim alemlere…Gece ve ben iki biçâre yine kapındayım.Soluklanmak istiyorum Ya Rab! Gece yeminli konuşmuyor benimle.Gece küskün bana, yalnız bıraktım onu gelirim diye.Gitmedim ona Ya Rab! Geceler bensiz geçti,seccadeler eşsiz,yıldızlar yoldaşsız kaydı.Geceye söz verdim gelirim diye,gitmedim.İhanetim var ona..Gece yeminli..Ben sana bugün yalnız geldim.Terkedilmiş sevdaların mekanından geliyorum.Yıllanmış sevgilerin koynundan.Ayrılıklardan geliyorum.Yalnızlıktan…Gönlümün tenhasından geliyorum.Gecenin günahlarımı örtmeyen mahremiyetinden geliyorum.Dünyanın arkamdan yırttığı gömleğimle.Kimsenin duymadığı ama kulağımı çınlatan aff sesleriyle geliyorum.Ademin utangaç bakışlarıyla,Nuh’un terk-i diyarıyla bir yunus affı edasıyla geliyorum.Daraldım Ya Rab! ‘kabul’ ümidinin ferahlığıyla geliyorum.Yüreğim üşüyor artık,mahşeri bir yalnızlıkla geliyorum.Aç Ya Rab n’olursun aç göğsümü tekrar bir köz değdir.İçimin vahalarından kurtar beni.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet genişlet beni.

 

"Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü ."(inşirah/2)

Attın ey yar! Ben bilemedim yükümün azaldığını ama sen hafiflettin beni.Dünyanın omuzlarıma yüklediği bu ağırlık, yüzümü yere düşürmeye başlamışken,bu yükü benden alarak belimi sen doğrulttun.Rükuya eğilen bir beden senin karşında yüce makama erdi.Secdeye değen baş,merhametinle sana erdi.Oysa ben bilemedim.Kirlenmiş yüreğimle,sözlerimi dünyaya aşina ettim kapıldım bu misafirhanenin işvesine.Şimdi temaşa bile edemiyorum masivayı.Aydınlanmıyor gözlerim,yeşermiyor kırık düşlerim.Yoksa Ey Rab ben,sen olan benliğimi çoktan mı tükettim…Züleyha kadar günahkarım,Yusuf kadar masum olmak isterdim oysa ama ben düştüğüm zindanda ezilecek kadar günah topladım.yüküm ağır…Tüm zerrelerim affına sığındı…Mecalsizim,hissizim,bir o kadar da cahilim…Al yükümü Ya Rab n’olursun al belimi büken bu yükü tekrar hafiflet beni.Doğrult ki beni,yüzüm sana dönebileyim.Elimi sana açabileyim.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet doğrult beni.

"Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?"(inşirah/4)

Yücelttin ey yar! En şerefli varlık olarak açtım dünyaya gözlerimi.Mahlukata halife eyledin.İns-an makamında ruhuma can verdin..verdin de ben kıymetimi bilemedim.Aklımı sürgün ettim mantığın hiç uğramadığı yalancı uğraşlara.Her mevsim yağmur yağarken ruhuma,nadasa bıraktım kurak gönlümü.Her insan ektiği biçer değil mi Ya Rab! Günah ektiğim bahçelerde kara güller büyüdü,kokusuz renksiz.Işığım bir mumun aydınlandığı kadar,verdiğim bir aldığım kadar fakat ben olamadım bir senin bana biçtiğin değer kadar.biraz mağrur,biraz bizâr,biraz da kendimi şekva ile geldim.Değersizliğimi bilerek,mecruh bir hal ile geldim işte…Sen şanımı yüceltirken,ben bir o kadar acziyetimle,nasır tutmuş ayaklarımla,kör olmuş gözlerimle,karalanmış hanemle geldim.Kalbimi avcuma sıkıştırarak,rengini kimse görmesin diye saklayarak getirdim.Amansızım,dermansızım,fermansızım.N’olurs un Ya Rab yeniden yücelt beni gönül gözümden geçir beni.Gözyaşına gark eyle beni eyle ki insan bileyim kendimi.İnşirah inşirah inrişah ayet ayet yücelt beni.

"Yalnız Rabbine yönel."


Hayatın koylarından çıkıp senin limanına yöneldim Ya Rab!Sen ki sana gelmeyene dahi lütfederken,bilirim geri çevirmezsin beni kapından.Nihayetsiz acziyetimle,dünyevi arzuların kıvrımlarından,yokuşlu yollarından,ben kendimden geçerek sana geldim bu gece.’kün’ diyerek eyleyiverirsin diye bir ferman,ben ahvalimi dökerek sana geldim Ya Rab!.Benim sana anlatmaya halimi kelama ne hacet,sen beni bilirsin benim halim zaten aşikâr.Kurtar n’olursun bitsin artık bu esaret! Nefsanîyetin haysiyetini huzurda kırmaya geldim.Bakıp görmeyen gözlerimi sende açmaya,atıp yanmayan kalbimi sende yakmaya,her boşluğa sayan ama her daim seni anmayan dilimi konuşturmaya,sana muhtaçlığın şerefini başıma taç etmeye geldim.Sevdası her şeyden âlâ n’olursun aç yüreğimi ben senden bir inşirah istemeye geldim…İnşirah inşirah inşirah ayet ayet ferahlamaya geldim.N’ola ahh n’ola Ya Rab , ben sende kalmaya geldim.Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim…

(alıntıdır)

ALLAH"IM

BU GÜN ÖMRÜMDEN,
BİR SANİYE,
BİR DAKİKA,
BİR SAAT,
DAHA BİTTİ…
ALLAH"IM
Senin sevdiğin şeylere bakmıyorsa bu gözlerim,
Gözlerimi kapat ALLAH"IM…
Senin sevdiğin şeyleri,
Söylemiyorsa bu bu dilim,
Dilimi tut ALLAH"IM…
Senin sevdiğin şeyleri,
Tutmuyorsa bu ellerim,
Ellerimi tut ALLAH"IM…
Senin sevdiğin yerlere gitmiyorsa bu ayaklarım,
Ayaklarımı yürütme ALLAH"IM…
Seni anmıyorsa bu KALBİM,
Kalbimi durdur ALLAH"IM…
BU GÜN ÖMRÜMDEN,
BİR SANİYE,
BİR DAKİKA,
BİR SAAT,
DAHA BİTTİ…
ALLAH"IM…

( çıtkırıldım)

Hepimiz birer çatlak testiyiz…

 

Çin’de bir adam,her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asılı testilerle dereden su taşırmış evine.Bu testilerden birirnin yan kısmında çatlak varmış. Diğeriise kusursuz ve çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış eve.
Ancak her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarı dolu olarak varırmış.İki sene her gün bu şekilde geçmiş..Adam her iki testiyi suyla doldurmuş ama evine vardıgın da sadece 1,5 testi  su kalırmış.Tabiki kusursuz,çatlaksız testi vazifresini mükemmel yaptuğı için gururlanırmış.Fakat zavallı çatlağı olan kusurlu testi,çok utanıyormuş.
 
Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildigi için de çok üzülüyormuş.İki yılın sonunda birgün görevini yapamadığını düşünen çatlak testi,ırmak kenarında adama şöyle demiş:
 
-Kendimden utanıyorum.Şu yanımdaki çatlak nedeniyle ,sular eve gidene kadar akıp gidiyor.
 
 Adam gülümseyerek dönmüş testiye:
 
-Göremedin mi?Yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu.fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok.Çünki ben başından beri senin kusurunu çatlağını biliyordum.Senin tarafına çiçek tohumlari ektim ve her gün o yolda  ben su taşırken,sen onları suladın.2 senedir o güzel çiçekleri toplayıp masamın üstünü süslüyorum.Sen kusursuz olsaydın  o çatlağın olmasaydı, evime  böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim,diye cevap vermiş.
 
Hikayeden alacağımız ders ;her birimizin kendine has kusurları vardır.Hepimiz birer çatlak testiyiz.Fakat sahip oldugumuz  bu kusurlar ve çatlaklardır hayatımızı ilginç yapan,mükafatlandıran,renklendiren.Etrafımızdaki kişiyi,oldukları gibi kabullenin.Dışlarındaki kusurları değil,içlerindeki güzellikleri görün.
 
Yıllar önce dale carnegie demiş ki:
 
-Herkeze portakal gelirken,niye bana limon geldi diyecegimize,limonumuzla limonata yaparak herkezden farklı yaşayın…(alıntı)

 

Biz hemen hepimiz, körkütük yaşadığımız şu âlemde Rabbimiz’i O’nunla tanıdık. O geldi, zulmün sesi kesildi..Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur,gel bir kere daha yeniden misafirimiz ol gönüllerimizdeki karanlıkları kov.,

mohammad1

Varlığın çehresindeki perdeyi kaldıran; eşyanın ruhunda meknî bulunan sırları gün yüzüne çıkaran; yerle gök arasındaki kopukluğu giderip bir kere daha arzı semâlara bağlayan; akılla kalbi en sağlam esaslar çerçevesinde buluşturup muhakemenin ufkunu fizik ötesi enginliklere ulaştıran; canlı-cansız her şeyi en doğru şekilde okuyan; okuduklarını, herkesten çok önce ve en büyük araştırmacıların idrak ufkunu aşkın bir seviyede yorumlayıp küllî kâidelere bağlayan O’dur. O’dur kâinat hakkında sözün özünü söyleyen; sözleriyle eşya ve hâdiseleri hallaç eyleyen ve her şeyin ötesini temâşâ etmemiz adına bize sır perdesini aralayan; insan düşüncesini madde ve mânânın birleşik noktasına yükselten ve köhneleşmiş anlayışları târumâr ederek gördüğümüz şu fizikî dünyayı cennetlerin koridoru hâline getiren…

Biz hemen hepimiz, körkütük yaşadığımız şu âlemde Rabbimiz’i O’nunla tanıdık. Sağanak sağanak başımızdan aşağı dökülen nimetleri O’nun basiretlerimize saçtığı nurlar sayesinde duyup hissettik. Nimete minnet ve şükran duygusunu; ihsan, hamd ü senâ düşüncesini O’ndan öğrendik. O’nun sunduğu mesajlarla Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini, Yaratan’ın ululuğuna ve bizim kulluğumuza yaraşır şekilde duyup anlayabildik.

O yeryüzüne ayak basmadan önce –ayağı başlarımızın tacı– her tarafta ziyâ-zulmet iç içe, çirkin-güzel yan yana, gül dikene takılı, şeker kamışta saklı, arz semâya inat kapkaranlık, semâ ürperten korkunç bir boşluk, metafizik fiziğin dar mülâhazalarına bağlı, mânâ maddenin arkasında renksiz ve silik, ruh içi boş kuru bir unvan, gönül de cesedin gölgesindeydi. O’nun basiretlerimize çaldığı ziyâ ile, bütün eski dünya ve eski düşünceler bir bir yıkıldı.. zulmetler ışık karşısında bozgunlar yaşamaya başladı.. ve bir kere daha zimam, ruh ve mânânın eline geçti. O’nun, insan, varlık ve Allah adına ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. bir baştan bir başa bu koskoca âlem bir meşher hâlini aldı.. eşya ve hâdiseler de âdeta birer bülbül kesildi.. Hakk’ı söyleyen, Hakk’a çağıran, Hakk’ın ibdâ ve inşâ destanlarını haykıran birer bülbül…

Dünya insanlığının gözleri O’nun ışığına uyanacağı âna kadar hissiyat kapkaranlık, düşünceler tutarsız, gönüller de yalnızlıkla iki büklümdü. Ne kedersiz bir sevinç bilinebiliyordu, ne de elemsiz lezzetten haber vardı. Ötelerden bir damla rahmet düşmüyor ve gönül yamaçları da baharı ve yeşili bilemiyordu. O’nun teşrifiyle her yeri kasıp kavuran kuraklığın büyüsü bozuldu; göklerin gözü yaşlarla doldu ve gönüller Cennet yamaçlarının rengini aldı. Derken rahmetsizlikten şak şak olmuş bütün sinelerin ızdırabı dindi.. ve nice bin seneden beri ölümün pençesinde kıvranan ruhlara hayat çeşmesinin ufku göründü.

O, bu köhne dünyaya şeref vereceği âna dek yalan-doğru iç içe, günah-sevap yol arkadaşı, fazilet mefhumu silik bir kavram, rezalet hevâ ve heves pazarlarının en mergûb metâıydı. Alınlarında isyan damgası, ruhlarında hezeyan bütün insanlık asıl hedeflerine ters hayat sergüzeştleriyle, her görüldükleri yerde sinelere ürperti salıyor.. hemen herkes bu vahşethâne-i belâda birbirini endişe ile süzüyor.. hak ayaklar altında pâyimâl, kuvvet bütün azgınlığıyla her şeye hakim.. dişli olmak âdeta bir imtiyaz; sözü sadece pençesi güçlü olanlar söylüyor.. hayvanî ölçüler içinde boğuşma insanların her günkü tabiî hâli.. birbirini yemek mârifet, kaba kuvveti iradenin hakkı saymak takdirlik iş.. hak düşüncesi Kafdağı’nın arkasında, adaletsizlik zayıfın, güçsüzün korkulu rüyası.. ismet, iffet, hakka hürmet mülâhazaları en sefil günlerini yaşamakta ve günümüzdekinden de beter.. ne kalbe rağbet ediliyordu ne akla itibar; hakaret görüyordu salim düşünce ve dinî duygular.. vicdan, zihnin bir yanına sıkışmış yitik mefhumlu bir ucûbe.. ruh, biyolojik hayatın birkaç kademe altında sürüm sürüm bir mağdur. Hırsızlık râyiç, harâmîlik yiğitlik, yağma-talan şecaat emaresi.. düşünceler sefil, duygular vahşi, yürekler merhametsiz ve ufuklar da zifte boyanmış gibi simsiyah olduğu bir dönemde her şeye yeten muhteşem bir kalb enginliğiyle O geldi; O geldi ve bir hamlede dünyanın çehresindeki yıllanmış küfleri temizledi.. ufuklardaki isi-pası sildi.. gönülleri ışık ümidiyle şahlandırdı.. şafakların çehresinde hemen herkesi bir yeni günü temâşâya çağırdı.. gözlerdeki perdeyi kaldırdı ve ruhlara o güne kadar görmedikleri farklı şeyleri müşahede etme zevkini duyurdu.. aklın nabzını kalbin ritmine bağladı.. sinelerdeki değişik hezeyanları kalbî ve rûhî heyecanlara çevirdi.

O geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı.. O geldi, zulmün sesi kesildi.. mazlûmun âhı dindi.. ve sinelerde adalet duygusu dirildi.. O geldi kaba kuvvete “Dur!” deyiverdi. Mütecavizlerin haddini bildirdi ve hakkın dilindeki zincirleri çözdü.

Bunca fezâyi ve fecâyie rağmen bugün hâlâ bir kısım mükemmelliklerden söz edebiliyorsak; bunu O’nun bize sunduğu evrensel değerler külliyâtı o muhteşem semâvî kâmusa borçlu bulunuyoruz. Gönüllerimizde iyiyi, güzeli, insanî olanı arama hissi, O’nun içimize saldığı sonsuz televvünlü ziyâdandır. Ruhlarımızda duyduğumuz ebedî saadet arzusu O’nun sinelerimizde tutuşturduğu nurdandır, imandandır.

O’nu tanıyınca hepimiz ve her şey değişti; biz ebed için yaratıldığımızı, ebede meb’ûs olduğumuzu anladık; anladık ve vîrâne gönüllerimiz birden, İrem Bağlarına dönüşüverdi; çevremiz de Firdevs renklerine büründü. Talihimizin aydınlığında O’na katılıp O’nun leşkeri içinde yerimizi alınca önümüzü kesen bütün gulyabânî ağları bir bir yırtıldı.. kurtlar, çakallar kuyruklarını kısıp inlerine sığındı.. çıyanlar töre değiştirip güvercinlerle arkadaş oldu.. ve şeytânî ocaklar bir bir söndü; şeytanlar da gidip otağlarını ümitsizlik vadilerine kurdu.. derken her yerde burcu burcu ruh ve mânâ râyihaları duyulmaya başladı.

Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan Nur, ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren Gül, gönül mağriplerimizde o vakitsiz gurûbun, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi. Göz gözü görmez oldu ve yollar bütünüyle birbirine karıştı. Gün geldi, akıl, Sen’in yolundan çıkıp başka vadilere saptı.. düşünce bütün bütün sana karşı kapandı ve her taraf yıllardan beri pusuda bekleyen o kapkaranlık hilkat garibeleri ile doldu. Adın sinelerimizden kazınmak ve nâmın yeni nesillere unutturulmak istendi. Bu meş’um gayretlerle beraber şu köhne dünyamız uğursuzluk ağına takıldı ve ümmetin kaderi kamburlaşıp iki büklüm oldu. Durduğumuz yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi olamadık ve ulaşma iddiasında bulunduğumuz yere de ulaşamadık.. mânâ köklerimizden koptuk.. maddeyi ve dünyayı doğru okuyamadık.. kendimizi bir korkunç hazanın solduran, öldüren ikliminde sararıp solmaya saldık.. herkes kendi düşünce dünyasının ufkuna koşarken bizler ürperten bir yok oluş içinde olduğumuz yerde kalakaldık.

Getirdiğin o muhteşem mânânın üzerine simsiyah bir gölge düştü.. Sen’inle gönüllerimiz arasında korkunç bir gaflet, cehalet, basiretsizlik haylûleti var; yaşanan bu küsûf ortamında gelecek adına bir şey söylemek şöyle dursun çevremizi bile tam görüp değerlendiremiyoruz. Sen’in ışığının ulaşmadığı ruhların “ba’sü ba’del mevt”i mümkün mü bilemeyeceğim.? Aslında ziyâsını, rengini, desenini Sen’den almayan yığınlar nasıl dirilebilir ki?!.

Biz hepimiz, bir talihsiz dönemde gönül yamaçlarımızda ruhunun gurûbunu acı acı seyrettik ve gidip karanlıklara gömüldük. Bu ürperten gurûb karşısında hiçbir şey yapamadık ve tam bir âcizlik örneği sergileyerek hep sustuk.. ve sustu buna karşı kendi alanında bütün ilâhî lütuflar, ihsanlar, huzurlar, saadetler ve gül devrine ait en tatlı neşideler. Mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz bu günlerde, kaderimize hicran, bize de suskunluk düştü. Simsiyah yokluklar yaşadığımız bu meş’um dönemde gökler bize hiç yüz vermedi, yıldızlar yüzümüze hiç gülmedi.. ay-güneş Sen’in üzerine doğduğu renkte hiç mi hiç görünmedi.. biz çevremizde hep karanlıklar gördük ve gece mahlûklarının homurtularıyla ürperdik. Sen artık aramızda yoktun ve her yanda yılanların-çıyanların ıslıkları duyuluyor, her taraf yarasaların şehrayinleriyle inliyordu.. Sen küsmüş müydün/küser miydin onu bilemem; bildiğim bir şey varsa, o da, Sen’i kırmış olmamız ihtimalidir –ihtimal sözde bir iyimserlik ifadesi– ..ama eğer lütfedip gönüllerimize teveccüh buyurmazsan bu defa biz kırılıp paramparça olacağız.. ve şayet gelip dünyamızın çehresindeki isi-pası silmezsen bu sakil hava ile bir daha dirilmemek üzere boğulacağız…

Ey güzeller güzeli Sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol.. tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur; gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.

Sen gidince kimilerimiz akla takılıp düz yollarda yolsuzluk yaşamaya başladık.. kimilerimiz de kendimizi bir kısım gönül hülyalarına saldık, vehimlerimizle oyalandık.. ne aklın dilini anlayabildik ne de kalbî ve rûhî hayatın derinliklerine dalabildik.. aklı ihmal edip dünyanın kanına girdik, kalbe bütün bütün tavır alıp kendi derinliklerimizi görmezlikten geldik. Ey karanlık gecelerimizin Ayı-Güneşi, ey yolda kalmışların biricik rehberi, Sen bizler gibi sadece bir kere doğmadın/doğmazsın; zamanın her parçası Sen’in için bir tulû vakti, gönüllerimiz de mütevazı matlaın.. perişaniyetimiz sana bir çağrı, sinelerimiz Seniyye-i Vedâ.. ne olur artık ağlayan gönüllerimize acı da gel; doğ canlarımıza Yaratan aşkına, bizi yalnız bırakma; yalnız bırakıp ruhlarımızı Sen’sizlik ateşine yakma.. ne ilm u irfanımız var, ne hayr u tâate mecâlimiz; günah, isyan diz boyu; Sana sunacağımız armağan “Bi bidâatin müzcâtin – Kayda değmez bir sermaye” (Yûsuf/12, 88) ölçüsünde bile değil.. bugüne kadar aşındırmadık eşik ve çalmadık kapı bırakmadık; gönül bağlayıp arkalarından koştuklarımız her zaman bizi aldattı, sonra da yol ortasında bırakıp gitti. Ne yürümeye takatimiz kaldı ne bulunduğumuz yerde ikamete dermanımız. Bağban sen isen -öyle olduğunda şüphemiz yok- bağ niye sahipsiz kalsın –sana böyle bir çağrıda bulunmak da ayrı bir saygısızlık–. Merkezi tutmak Sen’in hakkın ise o makam adına söz söylemek kimin haddine…

Ey şefkati, adaletini aşkın Gönüller Sultanı, seni unuttuğumuzun, sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin. Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardın. Sen’i bilmemelerini mazeret sayarak, lânet ve bedduada bulunmadın, lânet ve bedduaya “âmin” de demedin. Sineni, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiğin kadar açtın ve her sözünü, her davranışını Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağladın. Beklediklerimiz hakkımız olmasa da, bütün bu yaptıklarının karakterinin gereği olduğunda şüphemiz yok.

Ey dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep izindeyiz. Gel bizi bir kere daha sevindir. Sevindir ki; bağının taptaze fidanlarıyla nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz. Dünya Sen’in dünyan –müsaade buyurursan dünyamız da diyeceğim- bu dünya ışığa hasret gidiyor. Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını veremesek de hep yollardayız. Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili Sen’sin; gel son kez içimize doğ ki gönüllerimiz ışıkla dolsun ve ufuklarımızı saran şu upuzun geceler savulup gitsin; yerlerini gündüzlere bıraksın…

Gözlerimiz tulûunun emarelerini görmese de, tadın, lezzetin, kokun daha şimdiden hemen hepimizi mest etti. Gel bizi yeniden arkana al ki, ışığın ruhlarımıza vursun.. Sen “Sâyesi yere düşmez bir nahl-i Tûr’sun / Mihr-i âlemgîrsîn baştan ayağa nûrsun.” (Itrî). Mesajın nur, düşüncen nur, ufkun nur, her yanınla pürnursun; aç yüzünden nikâbını cihanlar nurla dolsun ve her yanda nâmın duyulsun.

Ey yüce dost, söylenen sözler bir naat değil, sevgili kapısında mırıldanan serenat da değil; özü hasret, ruhu hicran kapı kuluna ait ritimsiz bir feryattır, bir feryâd-ı mutâddır.

Kırık Testi arşivinden

Ya Rabbi!Kavuştur bizleri Habibine.. Ey Yâr vuslatım ömrüm kadar!..

 

 

Ey Yâr vuslatım ömrüm kadar!..

Bugün yine hüzün düştü yüreğimin derinliklerine, yine sevda yamaçlarında dolanıyorum kendinden geçmişçesine.. Bağırıyorum avazım çıktığı kadar ama kimse sesimi duymuyor, çırpınıyorum ama bir türlü duyuramıyorum feryadımı… İçimde zelzeleler kopuyor, yüreğim paramparça sanki her bir azamı bölüyorlar satırla… Günahlarımın verdiği ağırlıktan tir tir titriyorum, acizlik içerisinde kıvranıyorum durmadan, yatağımın içerisinde iki büklüm ağlıyorum SENİN yokluğunun verdiği sancıdan,yanaklarımdan iki damla yaş süzülüyor usulca..İki damla kan akıyor yüreğimin derinliklerine.. Adını sayıklıyorum içten sessizce ve SENSİZCE…

Hayatımın her bir karesi eksilerle dolu ve kapatmaya çalışıyorum ömrüm boyu! Ağzım yalan ve küfür kokuyor, ellerim boşlukta, ayaklarım sabit ve prangalı, beynim SENSİZLİĞİN mektebinde mıhlanıp kaldı, gözlerim yokluğundan körleşti, yüreğim yosun tuttu ve keçeleşti!..

Ey Yâr Ben ne Mekke’yim hüznüne ortak ne Medine’yim Sevdana tutsak, ne Ebubekir’im ’’Benden sonra bir peygamber daha gelse o sen olurdun dediğin’’, ne Ömer’im ‘’istemez misin dünya onların ahiret bizim olsun’’deyip onu adaletiyle övdüğün, ne Osman’ım ‘’Bir kızım daha olsa yine sana verirdim’’ deyip hayâsından hayâ ettiğin, ne Ali’yim ‘’ilmin kapısı’’deyip en çok sevdiğin kızını verdiğin, ne reyhanlarım dediğin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’im, ne Bilal-i Habeşi’yim ‘’Cennette adımlarını benden önde görüyorum’’deyip ezan okumasıyla sükûn bulduğun, ne başını okşadığın Enes Bin Malik’im, ne Taif’im seninle ağlayan ve ne de Zeyd’im sana yoldaş olan..

Ama çok şükür ki ben;

 

Ne Ebu Cehil’im kapımı 25 kez suratına kapatan, ne Ebu Leheb’im sana elleri kuruyasıca diyen, ne As Bin Vail’im İslam düşmanı olan, ne Ka’b Bin Eşref’im sana Ebter diyen, ne Ümmü Cemil’im yoluna dikenler döşeyen, ne Taif de yüzüne çarpan taşım, ne Uhut da dişini kıran okum, ne Ubey Bin Halef’im ‘’Senin Rabbin mi bu kurumuş kemikleri diriltecek’’deyip seni alaya alan, ne sana mecnun, şair, büyücü, sihirbaz diyen yahudiyim ve ne de mescit kuşu iken senin duanla zengin olup sonra islamı unutan Salebeyim!..

Ey Yâr sahi ben kimim? Neyim? Ben senden 14 asır ötede yüreğini SENİNLE avutan ama SENSİZ teselli bulamayan, en çok da yüreğini Gül’ün dikenine asmak isteyen Bülbül’üm!..

Ben Kerem gibi Aslıma ermek, Ferhat gibi aşkından dağları delmek ve elimin tersiyle itip tüm dünyalıkları ‘’çekil aradan Leyla ben Mevlamı buldum’’demek isteyen bir Mecnunum!

Aşkından Mecnuna dönmek,pervane gibi ışığında durmak,Elif gibi her daim okunmasam da hep seninle olmak ve kardeşlerim dediğin o zümreye dahil olmak için çırpınan bir zavallıyım!..

Artık hayatın ritmi zorlaştı, tik taklar yavaşladı, son demlerimde SENİ bekliyorum, yoksa bana kırgın mısın EFENDİM?
Ne olur gel ve Gül Çehrenle aydınlat çehremi..
SEN Gel ki hicranım dinsin!
EY SEVGİLİ gönül kapılarımı sonuna kadar açtım SENİ bekliyorum!

Ama SEN gelmezsen ben SANA geldim, ellerimde sevda ikliminden derdiğim güllerle, kalbimdeki en hoyrat sevgiyle, artık gülmeye bile mecalimin kalmadığı çehremle, SENİN firakından paramparça olmuş yüreğimle, sırtımda günah yüklü heybemle kapına geldim EN SEVGİLİ bağışlanma ümidiyle çarpıyor kalbim!..

Sallâllahû Aleyhi Ve Sellem..

 

 

Ey Nebi…

Ey…Gözlerinde cenneti saklayan, ayağını bastığı yerler cennet kokan nebi!…

Ey…Yaradan”ın en güzel eseri!. "Sen olmasaydın, sen olmasaydın..
alemleri yaratmazdım!." dedigi!….Var oluşunun şerefine, bütün varlığı hediye ettiği!…

Ey…Insanoğlunun ufku – en güzel insan.. ”ın sevgilisi, kainatın gözbebeği!…

Ey…Rahmeten li ‘ l-alemin!…

Senden şefaat dilenen biçarelerin en sefiliyim, desem.. şefaat eder misin?…

Ey..Kupkuru çölleri cennete ceviren gül!…

Ey…Gönlünden gül dökülen resul!…

Küçük kız çocuğunun elinden tutup da giden, kuşu ölen çocuğa
başsağlığı dileyen.. Gözlerinden yaş dökülen devenin gözyaşlarını silen resul!…

Benim de gözümün yaşını siler misin?…

Küçük kız çocuğunun tuttuğu gibi tutsam elinden; yüreğimden binlerce
kuş uctu, bin”i de öldü desem.. Bana cennet kuşlarından bir kuş bahşeder misin?…

Ey; Islam”ın peygamberi!..Sevda ikliminin, en güzel mevsiminin..En güzel çiçeği!…Ama mahzun, ama kederli…

Daima düşüncede, daima hüzün icinde ömründe, bir defa bile, kahkahayla gülmemiş.. gül yüzlü, güler yüzlü sevgili!…

Gözlerimi yumsam, ve hülyana dalsam.. O gül kokulu gülüşün ile, benim de gözlerimin içine güler misin?.

Bir kerecik olsun seni düşünerek başımı koyduğum olmuşsa yastığıma,
tutunduğum olmuşsa sana ve senin sevdana.. Işte onun, işte onun hatrına!…

Ey…Gözünü sevdiğim, özünü sevdiğim, sözünü sevdiğim!…

Ey…Gönlümün sultanı efendim!…Ümidim, muradım, kurtarıcım, mujdecim…

Seninle Kevser havuzunun başında bulusabilecek miyim?…Desem.. Bulundugun yerden, yüreğime bir damla su serper misin?…

 

Seni sevsem!… Cok, cok sevsem!… Öyle cok sevsem ki sen koksa özüm,
yüreğim.. Sen koksa nazım, edam.. Gönlüm sen dolsa, benim herşeyim sen olsan!…

Ali”n, Fatıma”n gibi olsam!… Seni, onlar gibi seviyor olsam.. Sen de beni, onları sevdiğin gibi sever misin?…

Ey…Bize bizden daha ziyade merhamet eden!… "Ümmetim, ümmetim!." diyerek, üstümüze titreyen!…

Ey…En ziyade muhtacımız, en cok isteyenimiz!… Bizi, Hak”tan dileyenimiz!…

Sen, umanı umutsuzluğa düşürmezsin!… Sen, senden isteyeni geri çevirmezsin!…

Senden, senin rahmetini dilesem…Ey alemlere rahmet olsun diye gönderilen, banada rahmet eder misin?…

Ey Rahim!… Ve…Ey Kerim!…

Asr-ı saadet”ten değilim!… Kokladığın gül, soludugun hava, yediğin hurma, içtiğin süt, okşadığın kuzu, bindiğin deve, avuçladıgın kum dahi değilim!… Bir kez olsun, yüzüne yüz sürmedim!…

Lakin ben, senin.. "Kardeşlerim!." dediğindenim!. Ve sana ve sünnetine revan olmak isteyenlerdenim!… Ve lakin daha hala sevgili Veysel Karani”nin tırnağının ucu misali bile değilim, desem… Bana da hırkandan gönderir misin?…

 

Doğduğun günün, gecenin hürmetine… Bu gün ve gece yüreğime, bir nur olup düşer misin?…

Sevgili Peygamberim!… Rabbim sana ve, senin al ve ashabına…Ağaçların yaprakları, denizlerin dalgaları ve

yağmurların damlaları sayısınca salat, selam ve bereketler ihsan eylesin amin!…  (ALINTI)

Kimseden teşekkür bekleme !..O, sana ve herkese yeter !…

 

İnsan vardır ;İnançlıdır.Uyumludur.Barışçıdır.
Elde ettiğinden fazlasını başkası için de ister.Bunun için,Hep mutludur.Huzurludur.Örnek insandır.Ölüp gitse de ;Kalplerde özel yeri vardır.

İnsan vardır ;İnkarcıdır.Doyumsuzdur.Takdir edilince hoşlanır,Fakat takdir etme duygusundan yoksundur.Nefsinde gurur,İçinde hep “BEN” duygusu vardır.Ve o “BEN” e mahkumdur.İşinde ona mahkumdur.Sözünde ona mahkumdur.Sosyal ilişkilerinde ona mahkumdur.Ona göre;Hep kendi işi, davranışı doğrudur.Hep kendi sözü doğrudur.Hep kendi görüşü doğrudur.Hep kendisi üstündür ..

İnsan vardır;
Kendini yaratanı tanısın,O’nu ansın,O’na şükretsin diye yaratıldığı halde..O başkasını tanımakta,Başkasınıanmakta,Başkasını saymakta,Başkasına şükretmektedir!..Neden mi ?Çünkü;İnkar duygusu nefse hoş gelir.Karşı koyma ve başkaldırma dürtüsü,Nefsi tatmin eder.İçteki “ben” i kamçılar.İyiliği unutmayı,Bir özellik, bir ayrıcalık sayar…Ulu yaratıcıya karşı bileŞükretmeyi unutturur!..

Şu halde ;“Ben” mahkumları arasında,Kimseden teşekkür bekleme !..Biri senin iyiliğine karşı kötülük yaparsa İyi anıları yakıp yok ederse …Tüm iyilikleri unutursa;Sakın şoka girme !..Hayrete düşme !…
Unutma ki;
İyilik yaptığın için ;Düşmanların çoğalabilir.Seni çekemeyenler olabilir.Hatta ;Dışlanabilir,Unutulabilirsin !..Yinede gam yeme !..Çünkü;Bazen insan nankördür.

Hiçbir şey,İyilik yapmana engel olmamalı …Başkasını düşünmekten,Hakkı söylemekten,Seni alıkoymamalı.Ümitsizliğe düşmeye,Neden olmamalı …Yapacaksan ;İyiliği teşekkür için değil.Allah için yap !..Veher zamanKazançlı sen ol !..
Unutma !..
Kindarın kini sana zarar veremez !..Ve sen,İyilik yapabildiğin için şükret !..Şükret ki ;Sen iyisin, o kötü !..Şükret ki;Sen doğru yoldasın, o yanlış yolda …Şükret ki;Sen mutlusun, o mutsuz !..

Kimseden Teşekkür Bekleme !..
Birine hediye ettiğin kalemle o,Seni hicvedebilir, yerebilir,Dayanması için verdiğin bastonla,Senin başını yarabilir.Öpmek için aldığı elini,Hatta ısırabilir …

Zîra;

Aşağılık yaratık,Kendini yaratana karşı,Büyütene karşı,Eğitene karşı..Bu denli nankör olursa ;Diğer varlıklara karşı,Onun daha iyi olması beklenemez !..
Öyle ise ;

Yaptıkların için,Yapacakların için,Kimseden teşekkür bekleme !..Ve bil ki ;
Her şeyi iyi bilen,Her şeyi iyi değerlendiren,Çok güçlü,Çok yüce..
Bir yüce yaratıcı vardır !…
O, sana ve herkese yeter !…(alıntı)

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.