Kalbinizin en üst katında kim var ..?


Ben kalbinin birinci katında oturuyordum.
Hani sığınaksız, korunaksız, yağmurlu bir sonbahar günü, başıboş dolaşıyordum sokaklarda.
Hani elimden tutacak kimsem yoktu.
Hani, işte, tam o an sen çıkmıştın karşıma ve bana kalbinin birinci katını vermiştin.
”Orada güvendesin, ağlamak, üzülmek, yağmur yok, ıslanmak yok, huzur var.
” demiştin.
Ben de senin kalbinin birinci katına yerleşmiştim.
Elimden tutmuştun kaldırmıştın beni hayatın düştüğüm soğuk kaldırımlarından.
Sıcacıktı kalbinin birinci katı.
Huzur buldum orada, ısındı benim de yüreğim.
Kalbin o kadar büyüktü ki binlerce kattı.
Ama ben sadece birinci kattaydım.
Sen bana orayı vermiştin.
Ben senin kalbinin birinci katında oturuyordum.
Zaman ilerledikçe kalbinin birinci katı yetmedi bana, diğer katları merak etmeye başladım.
Oralarda kimler, hangi duygular oturuyordu?
Şöyle bir dışarı baktım.
Binlerce giren çıkan vardı senin kalbine.
Benim dışımda anne-baba, mal-mülk, eş-çocuk sevgin oturuyordu üst katlarda.
Yerleşmişti bu sevgiler çıkmazcasına yüreğinin değişik katlarına. Sonra giren çıkan binlerce duygu vardı.
Kin, nefret, huzur, mutluluk, dostluk, sevgi, düşmanlık…
Bazen çok üst katlarda bazen alt katlarda oturuyordu bu duygular.
Ama en çok merak ettğim senin kalbinin en üst katında oturan ve bütün duyguların ve sevgilerin üstünde olandı.
Senin kalbinin asıl sahibiydi merak ettiğim.
Birgün sordum sana kim diye.
Sen de O dedin.
Sonra açıkladın; beni, kalbimi, seni, kalbini, bütün sevdiklerimi ve nefret ettiklerimi, sevgiyi, nefreti yaratan O dedin.
Sanırım anlamıştım.
O, beni yaratan ve senin kalbinin birinci katına yerleştiren.
O, bana bu mutlulukları tattıran.
O, yüce yaratıcı.
Ben O’nu tanıdıktan sonra senin kalbinin birinci katında daha güvende hissettim kendimi.
O, senin kalbinin ve benim kalbimin asıl sahibi.
O, senin kalbini ve benim kalbimi evirip çeviren.
O, benim kalbimin de en üst katında olan.
O, başka sevgi ve duygularla kıyaslanamayacak kadar yüce olan. O, beni senin kalbinin birinci katına yerleştiren.(alıntı)

‘Kalbine tutun….

Umutlarına, Düşüncelerine, Kalbine Tutun!
‘Umutlarına tutun.’
Gözlerin, Yakup sabrıyla seyreylediği bir direnişle karşılasın sıkıntılarını.
Kalbin, kuyularda ümidini diri tutan Yusuf’un çaresizliğiyle beklesin kurtuluşunu.
Düşüncelerin, iffetine suskunluk yeminleri etmiş Meryem kadar sessiz anlatsın masumluğunu.Özlemlerin, Medine’de Muhammed(sav)’in gelişini bekleyen insanların coşkusuyla karşılasın vuslatını.
‘Düşüncelerine tutun.’
Kendi vicdanının yargıcı,kendi günahının tövbekarı ol.
Kendi acısının sabredeni,kendi sıkıntısının ilacı,kendi dertlerinin dermanı ol.
Kendi yalnızlığının dostu, kendi cümlelerinin anlamı,kendi sessizliğinin sesi ol.
‘Kalbine tutun.’
Hayatın sana bırakılan sokaklarına,

karmaşık duygularını kapıların arkasına kilitleyerek çık.
Bütün yürüyüşlerin, bütün yolların sonu kendinde bitsin.
En çok da kendine özlem duy. Aynada gördüğün yüzün,

kalbindeki senden başkası olmaması için özlemlerine tutun. Yol uzun, vakit kısa.
Zamanın hayat törpüleyen basamaklarından, ömrünün son durağına esenlikle gitmek istiyorsan, en çok kendini özle.

En çok kalbine, kendine tutun.
Çünkü;
Hayat bilmeli ki aslolan, Muhammed’in (s.a.s) Hira’dan hayatın merkezine indirdiği cümlelerin oluşturduğu yankıdır.
Hayat bilmeli ki aslolan, ölümün gözlerine yaşarken bakabilmektir.
Hayat bilmeli ki aslolan, kalbinin gerçek sahibine sımsıkı tutunmaktır…
Nurdal Durmuş

Gönül gözü görmeyen can gözünü neylesin ..


Kalp,nefis,vicdan ve akıl uzun bir yolculukta beraberce yolculuk ediyorlar.

Kalp ve nefis bu yolculuk esnasında sürekli münakaşa ve didişme
halindedir. Akıl ise kalp ve nefsin hakemliğini üstlenmiştir.

Yolculuk zorlu ve çetindir. Kalp bu yolculukta lazım olabilecek levazımatın
kendisinde var olduğunu bildiğinden, verilen süreyi en iyi şekilde
değerlendirmek ister.

Fakat nefis öyle değildir.Her gördüğüne
meyleder.
Nereden geldiğini ve nereye doğru yol aldığını umursamaz.
Etrafındaki şeylerin cazibesinden kendisini alamaz,doyumsuzdur.

Bu nedenle kalp ile aralarında sürekli bir çatışma yaşanmaktadır.

Vicdan, ikisinin arasında bir yol göstericidir, doğru karar verir, bilgedir.
Onun sayesinde bu yolculuk birlikte devam eder, gider.

Gel zaman git zaman bir gün karşılarına vesvaslar çıkar aralarında bir
mücadeledir başlar.
Kalp kendini iyi savunabilecek bir durumda fakat
nefis asi tavırlar sergilediğinden çok endişelidir.
Vicdan Kalbin
destekçisi, dostu, sırdaşı, tesellicisi olmuştur.
Akıl, kalp ve vicdan
işbirliği yaparlar ve bu vesvaslara karşı nasıl galip olabileceklerini
düşünürler.
Hem aralarında hem de karşılarında bir tehlike vardır.
İşleri zor yolları uzun ve karanlıktır.

Vicdan bir pusula gösterip der ki: her zaman karşımıza çeşitli düşmanlar çıkacak, daha çok saldırılara maruz kalacağız bizim çok iyi bir donanıma ve çok iyi bir rehbere ihtiyacımız var.

Bunun için şu pusuladaki ilim şehrini bulup o şehirde gerekli donanımı almalıyız der.

Vesveseleri oyalayarak ilim şehrine ulaşırlar burası gözlerini kamaştırır .

Öyle aydınlık, öyle temiz, öyle nurludur ki, hayranlıklarını ifade etmekten aciz kalırlar.

Vesvese düşmanları korkuya kapılırlar.
İlim
şehrinin askerleri onları tardeder, karşılarında ilim şehrinin
askerlerini görünce her biri bir tarafa dağılır neye uğradıklarını
şaşırırlar.
Reisleri: bu defa bizi alt etmeyi başardılar diye feryat
eder.

Akıl, kalp ve vicdan bundan böyle gezilerini bu ilim
şehrinde sürdürmeye karar verirler .
Öyle ya burası onların tam da
aradıkları yerdir.
Asi yoldaşları olan nefsi ancak burada ıslah
edebileceklerdir.

Bu onlar için zor ama imkansız değildir. Bunun için kararlıdırlar.

Eyyy
nefis kardeş burası senin kendini bütün kötülüklerden arındırabileceğin
ve muhafaza olabileceğin bir şehir.
Sen aramızda yaramaz ve asi bir
çocuk gibisin.
Senden vazgeçemeyiz, öyle ise sana yardımcı olacağızâ€�
derler.
Böylece nefis başına buyruk olmadığını ve diğerleri ile kolay
kolay başa çıkamayacağını fark etmiştir.

İlim şehrinde yaşamları devam ederken yolları bir gün fazilet çarşısına düşer.

Burada
çok karlı ticaret yolları öğrenirler.
Bu ticarete göre Akıl, kalp,
vicdan, nefis varlıklarını bu şehrin sahibine adayacak karşılığında
ebedi saadeti kazanacaklardır.
Bire bin kazanç getiren bu ticaret çok hoşlarına gider.

Nefsi de bu karlı ticarete ikna etmeyi
başarırlar. Kendilerine ait bile olmayan fenayı verip bekayı kazanmak
Üstelik fena yine ellerinde kalacak fakat sahiplerinin izni dairesinde
yaşamlarını sürdüreceklerdir.

Sahipleri, Sultanları öyle
cömertmiş öyle merhametliymiş ki, yola da yolculuğa da bütün
sıkıntılara da değmiş doğrusu Asıl zenginliğe ve asıl mutluluğa
ermişler.

Darısı bizimkilerin başına !..

Bir’e bin kazananlardan olmak dileğiyle!.

her hayale giden bir yol vardır..

Bir dağın tepesinde yere düşmek üzere olan bir yaprak içindeki hayalini haykırmış.

"ben denizlere ulaşmak istiyorum.Bir gün denize ulaşacağım ve hayalimi yaşayacağım."
Yaprağın üzerinde bulunduğu ağacın hemen dibinde yatıveren bir kütük boğuk bir sesle;

"ben de "demiş.Ben de denize ulaşmak istiyorum.

Fakat yaprak ona küçümseyen ve alaycı bir ifade ile
"sen asla denize ulaşamazsın.Çünkü beni denize ulaştıracak rüzgar şimdi çıkar gelir.

Bir çırpıda orada olurum.Ancak sen ağır ve hantalsın.Sonsuza dek burada kalacaksın.


" Gerçekten de bir rüzgar çıkmış.


Kuzeyden güneye doğru esen rüzgar bir süre sonra güneyden batıya doğru esmiş.
Tam doğru istikamette iken birden güneyde olan denizin tersine doğru havalanmış.
Bir tepeden diğer tepeye,bir vadiden diğer vadiye sürüklenip durmuş.
En son bir çamura saplanıp kalmış.
Kütük ise yakınındaki akarsuyun denize gittiğini biliyormuş.
Kendini suların kollarına bırakmış ve gitmiş.

Akarsuyun kenarında bir çamura saplanıp kalmış yaprağı görünce ona şunu demiş;
"Unutma sevgili yaprak her hayale giden bir yol vardır.
Gelip geçici rüzgarlarla hayale gidilmez.
Ancak sürekli akan sularla gidilir."


alıntı

Ağlamak anlamaktir..


Yıl, 1935. Yer, Eskişehir, Odunpazarı semti. Karşı karşıya iki mektep var. Birisi lise mektebi, birisi de Medrese-i Yusufiye. Lise mektebin avlusunu dolduran elli-altmış kadar kız talebe, cumhuriyet bayramı kutlamaları için gösteri çalışmaları yapıyorlar. Gençliğin verdiği coşku ve enerji ile, çığlıklar atıp, oyunlar oynuyorlar. Onlar, hayatlarının baharında, bir çiçek gibi açılmış, etraflarına neşe ve sevinç saçıyorlar. Ama neticede her biri bir çiçek olduğu için, bir süre sonra solup gideceklerini, kuruyup döküleceklerini düşünmüyorlar. Onlar düşünmüyorlar ama, onları düşünen birisi vardır.

Lisenin karşısında bulunan medrese-i Yusufiyede ise, iman ilmi, tahsil ediliyor, ebedi saadet dersleri veriliyor. İşte bu medresenin demir parmaklıkları arkasında bir ihtiyar vardır. Lise mektebinin bahçesindeki gençleri seyretmekte, onların geleceğini düşünmekte ve hazin hazin ağlamaktadır. Bir yandan bayram sevinci ve gençlik coşkusu içinde gülüp eğlenen gençler, öbür tarafta onların güldüğüne ağlayan yaşlı bir adam.

Yaşlı adam, gurbettedir. Kimsesizdir. Hiçbir dünyalık malı, mülkü, evladı, iyali yoktur. Üstelik, hiçbir suçu olmadığı halde hapse atılmış, her türlü insanî haklarından mahrum edilmiştir. Ama, bir gün olsun, kendisi için ne endişe etmiş, ne üzülmüş, ne de ağlamıştır. Çelik gibi iradesi, kaya gibi metaneti, Hz Eyyüp A.S. gibi sabrı vardır. Ama o adam, şimdi bir çocuk gibi ağlamakta, gözyaşları dökmektedir. Yanına gelip, neden ağladığını soranlara ve kendisini teselli etmek isteyenlere de, “ beni yalnız bırakınız, gidiniz” diyerek, yanından uzaklaştırır. Bir müddet kalbindeki hüzün ve gözündeki yaş ile baş başa kalır.

Yaşlı adam, gençlerin görmediğini gördüğü için, onların bilmediklerini bildiği için ve onların anlamadıklarını anladığı için ağlamaktadır. Sanki demir parmaklıklar arkasında bir sinema perdesi kurulmuş, gençlerin geleceği perdeye aktarılmıştı. Yaşlı adam da şimdiki gençlerin elli sene sonraki hallerini bu perdeden seyretmektedir. Gördükleri ise, gerçekten hüzün verici ve ağlatıcı sahnelerdir.

İstikbal sinemasının ibret sahnelerinde neler gördüğünü kendi ifadesinden okuyalım: “Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım.”

“Bilmek ağlatır, bilmemek aldatır.” Eskişehir hapishanesinin demir parmaklıkları arkasından bakıp, elli sene sonrasını gören, bunu da “ kat’î müşahede ettim” diyerek gördüklerinin hayal değil hakikat olduğunu ifade eden Bediüzzaman Hazretleri, bildiklerine ve anladıklarına ağlamaktadır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.), “Benim bildiklerimi siz bilseydiniz, az güler çok ağlardınız” buyuruyor. Allah’ın dostu, Habibi, kâinatın yaratılış vesilesi, insanların en üstünü, Kur’an’ın methettiği, meleklerin gıpta ettiği birisi, hayatta kahkaha ile gülmemiş, hep tebessüm etmiş ama yüzünde tatlı bir hüzün halini de hiç eksik etmemiştir. Demek ki insanın gülmek için pek az sebebi varken, ağlamak için çok sebebi vardır. Bunu ancak bilenler anlar, onun için de anlayanlar ağlar.

Hayatta kahkahayla gülen insanlar çok olduğu gibi, hüngür hüngür ağlayanlar da çoktur. Kız arkadaşı kendini terk ettiği için ağlayan gençlere, işini kaybettiği için ağlayan orta yaşlılara, bir kaza veya tabiî afet sonucu malını ve parasını kaybeden ihtiyarlara sık sık rastlarız. Halbu ki, gözyaşları bu kadar değersiz şeyler için akıtılmayacak kadar kıymetlidir. Bu gözyaşları, Allah yoluna dökülürse, kalp ve gönül kirlerini yıkamak için sarf edilirse, cehennem ateşini söndürmek için akıtılırsa, o zaman ağlamanın bir anlamı olur. Bu gözyaşlarının her damlası, Allah katında çok değerli bir inci gibidir. Allah için ağlayanlara melekler şöyle dua ederler: “Allahım, ağlayanı ağlamayana şefaatçi kıl.”

Nefis ve dünya hesabına ağlayanların gözyaşları ise, geçersiz akçe gibi kıymetsizdir. Hiç kimsenin işine yaramaz, ağlayana da bir şey kazandırmaz. Onların ağlamaları, çocukların kırılan bir oyuncak için ağlamalarından farksızdır.

Gerçeklere Uzanmak Zamanıdır…

Gerçeklere Uzanmak Zamanıdır

Gerçekleri görmemize engel olan gaflet perdelerini yırtmamız gerekir.
Şu rüya gibi akıp giden dünya hayatının anlarını kalıcı kılmamız gerekmektedir.
Her şey elimizden uçup gidiyor.
Geçen günlerin lezzetlerini artık yakalayamayız. Eğer doğru bir hayat yaşamamışsak elemleri hayatımızı zehir edecektir.
Hazır zamanın geçici lezzetleriyle sarhoş olmak hâleti bizi menzili maksuda vardıramaz. Gerçeklere uzanmamız gerekmektedir.
Fani hayaller bizleri peşine takmamalı, boşluklarda gezdirmemeli. Ömrümüzün geçen yıllarına baktığımız zaman, yaşadığımız yılların bizim için bir rüya gibi olduğunu anlarız.
Çünkü o yaşadıklarımızı adeta bir rüyayı hatırlar gibi hatırlamaktayız.
Tekrar o günlere dönmek, o yaşadıklarımızı tekrar yaşayabilmek elbette mümkün olmamaktadır.
Birlikte yaşadıklarımız, çok sevip saydıklarımızın bir kısmı şimdi dünyamızda değiller.
Biliyoruz ki bizler de bir gün bu rüyadan ölüm gerçeğiyle uyanacağız. Bu geçici hayatta kendimizi ebedî bir âlemdeymişiz gibi hissetmeyelim.
Bu hayatımızın pek yakında son bulacağını düşünmemiz, ölümsüz bir hayatta yaşamadığımızı bilmemiz gerekmektedir. Şu geçici hayatımıza biçtiğimiz ebediyet düşüncesiyle kendimizi gülünç duruma düşürmeye hakkımız bulunmamaktadır.
Bu dünya hayatının kimseye yâr olmadığını yeri gelince söylüyor, dünyanın fani olduğunu dilimizden düşürmüyoruz.
Ama çoğu zaman duygularımızla baş edemiyoruz. Onlar hep bizi dünyanın geçici güzelliklerine çekmek istemekte, gerçekleri düşünmememiz için gaflet perdelerini kullanmaktadırlar.
Üç-beş günlük dünya hayatı için değer mi? sorusunu sık sık dile getiriyor, bununla etrafımızdakileri teskin etmeye çalışıyoruz. Kendimizin herkesten çok teselliye muhtaç olduğumuzu unuttuğumuz zamanlar çok oluyor. Duygularımız bazen fani âlemlerde kendini kaybediyor.
Hırsımızla dünyaya dört elle sarılırsak kazanmamız mümkün olmayacaktır.
Beş para değerinde olan fanî metalar için, ebedî hayatların kazanılabileceği zamanları berhava etmememiz gerekir. Gerçekleri görmeye başladığımızda karartıların hedefimizi şaşırtmasına izin vermeyelim.
Sevgimizi ve alâkamızı fanilere hasredersek dünyaya yaranamayacağımız gibi ahirete de elimiz boş gideceğiz.
Gerçeklere kanat açmayı öğrenemezsek fani dünyaya kazıklar çakma gayreti içinde olanlardan oluruz. Rabbi Rahîmin rızası dairesinden uzaklara düşmek büyük kayıptır.
O zaman bize acımayan şeytanlara yaklaşırız ki onlar da bizleri ebedî saadetlerden uzaklaştıracaklardır. Fanî değerlerle bizi avutanlara prim vermeyelim. İnsanî duygularımızı hayvanlaştırmak isteyenlere fırsat vererek insanlığımızdan uzaklaşmayalım.
Biz insanız, gerçek insan olmak için çalışmak zorundayız.
Dünya nimetlerini görünce mânevî âlemlere giden yolları unutmayalım. Makamlarla tanışınca da kalbimizdeki güzelliklere yabancılaşmayalım.
Dünyaya yapışınca, arzuladığımız güzellikler çok uzaklarda kalacaktır. Fani değerlerde huzuru ararsak sıkıntılar dünyamızın dört bir yanını saracaktır.
Böyle olunca da artık dünyanın hiçbir ihtişam ve debdebesi bize zevk vermeyecek, kendi elimizle dünyalarımızı karartmış olacağız.
Dünyayı kazanmak için dünyaya değer verilmemesi gerektiğini öğrenmemiz gerekir. Dünyaya koştukça onun bizden kaçacağını, ondan kaçtıkça onun bize koşacağını bilmemiz gerekir.
Koşulması gereken aydınlıklara değil de, ters istikametlere gidip, kendimizi felâketlerin kucağına atmayalım.
Dünyayı dünya için kazanmaya çalışanlar huzuru kaybediyor.
Dünyanın fenasını kaybetmeyi göze alanlar ise güzelliklere kavuşuyor. Gerçekleri biliyor ama nefislere kabul ettirmemiz zor oluyor ne yazık ki. Şeytanların avanelerinden kendimizi kurtarmak için büyük çaba göstermek, bizi dünyanın fani değerlerine bağlayan rüyadan uyanmak zorundayız.
Gerçeklere kavuşmak, karanlıklardan kurtulmak için çok şeyler yapmamız elzemdir.
Ölüm meleği kapımızı çalınca açmamazlık edemeyiz. Onu buyur etmek, emaneti teslim etmek zorundayız.
Dünyanın sultanı da olsak beş para kadar bile faydası olmayacaktır. O zaman ölüm meleği bizi uyandırmadan uyanalım. O şanlı misafire hazır olalım. Rabbi Rahîm adına gelen o meleği güler yüzle karşılayalım.
Gaflet uykusundan uyanmaktan, samimiyetle Rızaı İlâhîyi talep etmekten başka çare yoktur dostlar…

”Beynime mi girmek istersin, kalbime mi?

Bir büyük zat bir talebesine vazife verirken,
”Beynime mi girmek istersin, kalbime mi girmek istersin?” diye sorar.
Efendim, farkı ne diye sorunca,
kalbime girersen ahirete kadar benimlesin. Beynime girersen yarın unutabilirim buyurur.
Talebe bu sefer, efendim, kalbe girmenin şartı nedir diye sorar.
Şartı ikidir: Kimseyi bana şikayet etmeyeceksin ve kimse de seni bana şikayet etmeyecek. Çünkü orada sen beni temsil ediyorsun, yolumuz almak değil vermek yoludur, yük olmak değil, yük almak yoludur. Sıkıntı vermek değil, sıkıntı çekmek yoludur. Hep sen sineye çek, kimseyi şikayet etme. Öyle yaşa, öyle hareket et ki kimse de seni şikayet etmesin.
İnsanı Allahü teâlâ kendisi meşhur yapar, insanlara tanıtırsa onu muhafaza eder. Ama insanın kendisi meşhur olmak isterse afettir, felakettir.
Bu yolun büyükleri kendilerine tâbi olanlardan gafil değildir.
Büyükler göç ettikleri zaman ilimleri, ihsanları, feyzleri heybelerinde beraber gider. Dünyada bereket kalmaz.
Büyüklerin talebeleri üç sınıftır:
1.Hane halkı gibi
2.Akraba gibi
3.Komşular gibi.
Aynanın karşısına mum koysanız, aynada mum gözükür, o da ışık verir. O aynanın karşısına başka bir ayna koysanız, o ayna da ışık verir. Dilediğiniz kadar ayna koyun, mum yine orada ışık vermeye devam eder. Asıl mum (kaynak) Peygamber efendimizdir. Büyükler Onu yansıtırlar.
İnsanlar zor zamanlarda, zor ile karşılaştıklarında müdara [insanları idare etme] yapamazlar. Böyle zamanlarda herkes içindekini ve gerçek yüzünü dışa vurur. Yani, bencil bencilliğini, fedakâr fedakârlığını, hain hainliğini gösterir. Bu problemli zamanlar bir imtihandır. Ve dünyada hiçbir imtihanda, girenlerin hepsi kazanmamıştır. Bazıları imtihandan başarılı çıkar, bazıları ise kalır.
Hep gülmek iyi değil. Gün tevbe ve istigfar zamanıdır. Yarına çıkacağımız belli değil. Mümin müminin kıymetini bilmez ise Allahü teâlânın kıymetini hiç bilmez.
Bilenlerle çalışmak zor olur, sıkıntılı olur. Peki diyen, ihlaslı samimi kimselerle çalışmalı. Bir kimse ihlaslı ise, Allahü teâlâ daha sonra o işi yapma kabiliyetini de verir ona. Ve o da bilenlerden, ama ihlaslı bilenlerden olur.
Müslüman, dinini, malını, namusunu, şerefini korumak için zengin olmak zorundadır. İsraf zaten haram, israftan kaçınmak zorundadır. Tasarruf etmek zorundadır.
Peygamber efendimiz, “Ey Eshabım, fakirlik sizin için saadettir, ahir zamanda, ümmetim için zenginlik saadet olacaktır” buyurdu.
(alıntı)

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.